İstiklal Savaş’ının kahramanı ecdadımız, kemmiyetçe az olsalarda keyfiyyet itibariyle kâinata meydan okuyabilecek imani şuura sahiptiler. Cenab-ı Hakk’ın inâyetiyle dünyayı değiştiren bir savaşta kader-i İlahi’nin kaleminin ucundaki hayr mektubu oldular.

şimdi kendimize dönüp baktığımda o külli vücuda lika vakti geldiğinde bizim alacağımız vaziyet, edeceğimiz tercih ne olur? diye merak ediyorum. Bunu da hayat içinde yaşadığımız cüz’i hadiselere verdiğimiz hayra müteallik tercihlerimizin orantısıyla anlayabiliriz.

 

Geçen akşam mitingine gittiğim Filistin başbakanı İsmail Haniyye’yi görüncede ilk düşündüğüm “şu türk milletinin imtihanıda ne çetrefilliymiş?” oldu. onların düşmanları karşılarında, kendi vatan topraklarında, ama kim oldukları belli. taşlada olsa sopaylada olsa onların bir müslümanın düşmanı olduğu ve ihtilal altındaki topraklarına İslam için sahip çıkmaları gerektiğinin bilincindeler. “peki ya biz!” dedim. hak ile batıl bir tepside önümüze sunulur olmuş. Kimin hayrımıza, kimin şerrimize çalıştığını bilemez hale gelmişiz. Ya da suyun aktığı yönün tersine doğru mukavemet etmek yerine, akışına doğru kendimizi salıvermişizde, öylesine bir hayat yaşıyoruz işte… Canlarını, ruhlarını fedadan çekinmeyerek bu vatanı kanlarıyla tekrar hayatlandıranların torunları olan bizler! Neredeyiz? ve Neyin savaşını veriyoruz? daha yabancı , türk malı ayrımı bile yapamayıp, sözüm ona ‘kalite’ düşkünü , hayat standardını muhafaza derdine düşmüş olan bizler! onların bıraktığı mirasın emanetçileri olabildik mi? Hangi satranç tahtasının piyonları haline geldik? Bu soruların cevapları kalemlerimizin ve dilimizin ucunda. Ama te’sir nerede? Çanakkale sınırına dizdikleri mayınlarla tarih yazan bir cemaatin torunları olarak ne kadar lâyıkıyla bu yükün altından kalkabiliyoruz? Yaramız ne kadar derin ki gömüldüğü yerden çıkarıpta merhemini süremiyoruz.  

Son olarak durumumuza ışık tutar diye buradaki bir türk ailede gördüğüm bi sorunu anlatıcam; ailenin reisi Urfa’dan şapka kanunu çıktığı için sarığıyla buraya hicret ediyor. Aradan bir ömür geçiyor. Torun dedesinin karşısına amerikan şapkasıyla çıkıyor. Dedenin söylediği cümle şu; ben buraya vatanımı terk edip bu şapkayı sizler giyesiniz diye gelmedim. Bunu başına alabilmen için ya senin evden gitmen lazım! ya da benim ölmem!

Ve’l hasıl; biz nüanslara hassasiyetimizi kaybetmişiz. “Ki şimdi nüans olarak zikrettiğim islamın şiârı olan sarıktı.” Elimizde manasını kaybetmediğimiz esaslara hakkıyla sahip çıkabilmek duasıyla…

Bîçâreliğin verdiği bir hissiyat olup, yazdıklarımın kimseyle alakası yoktur. Genelleme ile yapılmış kahramanlar tamamen hayalidir :)   selametle…

 

Hâmiş: eğer üstüne alınanda olursa normal karşılarım. çünkü bu asrın insanlarıyız. bu zamanın getirdiklerine muhatabız. bende yazarken baya bi üstüme alınarak  yazdım…

~ yazan: nurzen Ocak 4, 2007.

Yorum Yapın