AŞKTA USÜL
“(Allah) onların kalpleri arasını telif etti. (Kalplerinde birbirlerine karşı ülfet var etti. Oysa sen) yeryüzünde ne varsa hepsini harcasan kalplerini telif edemezdin. Ama Allah aralarını telif etti. O, fevkalade güçlü, fevkalade hikmetlidir .” (8/3).
Yeryüzündeki bütün çareler denense, akrabalar dahil, iki İnsan birbirine sevdirilemez. Biz birbirimizi sevemeyiz. Biz birbirimizi bizimle sevemeyiz. Biz kendi başımıza hangi ayrıntı problemimizi çözebilmişiz ki bu en asıl problemimizi çözüme kavuşturabilelim. Bu sebeple yukarda ‘birbirimizi re ’sen sevebilmemizin’ en büyük yanılgı, en büyük hayal olduğunu söyledim.
Ama Allah, bizi birbirimize sevdirmeye kadirdir. Kalplerin mutasarrıfı olan O, yalnızca kalp işi olan buna yegane kudreti bulunandır.
Yıllar önce yayınladığım bir denememde insanın müstakilken saçma sapan bir varlık olduğunu söylemiştim. Gerçekten Allah ‘ın yasalarına karşı istiklalini ilan etmiş, usulü çiğnemiş kimi gördümse saçma sapandı. Zaten insanın başına ne geliyorsa usulsüzlükten gelmiyor mu? Çok yakın bir akrabam kırk yıllık eşine hayatını zehir ettikten sonra, mezarının ayrılığına dayanamayıp yüzlerce kilometre uzaktaki kabri açtırdı, eşinin kemiklerini kendi beldesine nakletti. Yeni mezarın yanı başına bir sahte mezar yapıp buraya gömülmeyi vasiyet etti. Yıllar sonra, vefatında kendisini ortaya defnettik.
Boşanmaların, görücü usulü ile evlenenlerden çok, öncesinde bir aşk (!) bulunan evliliklerde vuku bulması düşündürücü. Aralarından su sızmayan dostlukların yaman düşmanlıklara, azılı düşmanların birdenbire koyun-kuzu sarması dostluklara dönüşmesi kesirül vukuu.
Doğrusu şu insan seviyor mu, nefret mj ediyor anlamak güç. İlahi yasaları bilmesek, şu insanoğlunun birbirine dostluk mu düşmanlık mı ettiğini ebediyen anlayamayacağız. İnsan kendisini sevmeye mecburdur. Bütün mesele bu. Eğer kendisini severse, Allah’ı ve hayatı sevecek, sevilmesi şanından olan her şeyi de sevecek. Kendisini sevebilmesi için de kendisini keşfetmesi, kendisine arif olması gerekir ilkin. İnsan bilmediği şeyi nasıl sever. Ki insanın en yabancısı olduğu şey, eğer bir gün yüz yüze gelecek olsa ona aydan gelmiş gibi bakacağı, yahut ilk kez tren gören köylünün ruh haline kapılacağı kendisidir.
Bütün beşeri aşkların dinamiği, bireydeki bu fıtri, bu karşı konulmaz, kendini tanıma ve kendini sevme eğilimidir. Mecnun, Leyli’ye kendisini yansıtıp, Leyli’de kendisini tanıyıp sevdi. Buna dair bir iç bilinç taşıdığı için sonuç aldı. Eğer bizatihi Leyli’yi sevseydi, ortaya çıkacak olan şey, bir klasik Fransız romanından başkası olmazdı.
Bütün cahili romanlar bu yanılgının ürünüdür. Bütün dolmuş plaklarındaki ‘meğer aldanmışım’lar, ‘vefasız’lar’, ‘ne umdum ne buldum’ lar., ‘Kâfir yar’lar da, aynı yanılsamanın, dolmuş şoförü ağzındaki ifadesidir. Pratikte insanlar birbirini sevdiğini sanır, birini sevdiğini sanır.., Oysa hepsi, insanın kendi kendisini sevmeye çabalamasından başka bir şey değil. Tutalım ki bir genç bir kadını sevdi. Veya bir kadın birini sevdi. Sevdiğini sandı. Bu iş uzaktan uzağa sahihtir. Çünkü sevgili uzakken, aşık, kendisini ona yansıtıp, böylece onda kendisini severken, bu hülyadan kendisini sıyıracak, hiçbir engel yoktur. Mâşukun gerçek kişiliği ortada olmadığından, aşık onda kendisini sevmeye devam edebilir. Vaktaki yakınlık, vuslat gerçekleşir; işler karışır. Gerçek ortaya çıkar: maalesef maşukun da nev-i şahsına münhasır bir kişiliği vardır ki bu hiçbir zaman aşığın düşlerindeki kişilik değildir. Çünkü aşığın düşlerindeki kişilik, her ne kadar kendisi bilincinde değilse de kendisi, dolayısıyla Tanrı’dır. Bu düş hiçbir zaman, Tanrı ahlakıyla ahlaklanmış birine isabet ettirilmedikçe gerçekleşmeyecektir. İşte bir çok aşkın, vuslat ile sabun köpüğü gibi erimesi bundan: aşık maşukunda Tanrısını bulamamıştır. Kimdir o ki kendimizi ona yansıttığımızda gerçekten bize kendimizi yansıtsın da kendimizi keşfedelim, Allah’a arif olup Allah’ı ve kendimizi sevelim,aşk sürekli olsun. (Nefsini bilen rabbini bilir.)
Mü’min, insanların aynasıdır. Bu sözü bu şekle ben soktum. ‘Mü’min müminin aynasıdır’ şekli sanki başkalarının aynası olmadığını çağrıştırıyordu. Gerçekte mümin, müminin olduğu kadar başkalarının da aynasıdır. Müminle doğrudan doğruya karşı karşıya gelen herkes onda kendisini görür.
Mümin-i kamil ki onda kendisine ait bir kişilik kalmamıştır. Allah ahlakı ile ahlaklandığından insanlar içinde İcra edeceği fonksiyon ancak iyiliği yaşamak, kötülükleri uzaklaştırmaktır. Bu da hiç bir zaman zatıyla kaim, zatına ait değildir. Allah düşmanları ona düşman, Allah’ın dostları ona dosttur. İyilikleri yaşamaları, kötülüklerden sakındırmalarıyla beraber onları seven artık gerçek kendisini ve Allah’ı sevmeye başlamıştır. Bu hayra çağırma ve sakındırmalara rağmen onlardan nefret eden kendisinden ve Allah ‘tan nefret etmektedir. Çünkü onlar nötrdür; nefret ve sevgileri, şiddet ve merhametleri kendilerine ait değildir.
Bütün bu sebeplerden ötürü müminler aynadır. Sizi, size gerçek yüzünüzle gösterirler. Artık erdemlerinizi ve kamburlarınızı görebilir, dilerseniz erdemlerinizi artırır, kamburlarınızdan kurtulabilirsiniz. İşin bir başka cephesi bu nötr kişilerin aynı zamanda size Allah’ı anımsatmalarıdır. Böylece sizde ‘marifet’ oluşur. Bu halde olmayan kimi severseniz sevin, onda kendinizi, dolayısıyla Allah’ı keşfedemez, kendinizi ve Allah’ı sevebilme imkanına sahip olamazsınız. Zira kendinizi yansıtmak istediğiniz ekranda, ekranın kendisine ait bir başka film gösterimdedir. Gölgeler birbirine karışacaktır.
İşte bu usul takip edilmedikçe dünya ve içindekiler harcansa iki kişi birbirine sevdirilemez. “Kim ki Allah’a tutunmuştur; o sırat-ı müstakime kılavuzlanır.” (3/101) Amaç Allah’a tutunmaktır. Bunun usulü var. Ayet-i kerimenin hemen altında bu usul belirtilmiştir: “Hepiniz Allah’ın ipine tutunun. (Bireyler halinde, baş çekip) ayrılmayın(“Teferraqu” parti parti, hizip olmaktan çok, bir bütünden bir tek’in ayrılıp çıkmasıdır. Hizipçilik ayrın bir kınanmış durumdur.) Allah’ın nimetini anın: Düşmandınız, kalplerinizi telif etti; nimetiyle kardeşler oldunuz.” (3/103).
Allah’a tutunabilmek için onun uzattığı ipine tutunmak gerekir. Bu ip Resul Aleyhisselam’dır. Kimse kendi kafasına göre Allah sevgisi davasında bulunamaz: O’nun sarkıttığı ipe tutunması gerekir: “De ki: eğer Allah’ı seviyorsanız (yeğliyorsanız) bana uyun ki Allah da sizi sevsin (yeğlesin).” (3/31 ).
Demek ki asr-ı saadet modelini yaşayabilmek ödevinde olan bizlerin, bütün ögeleri bugünkü pratik hayatımıza taşıyarak bir peygamber-sahabe vakasını gerçekleştirmemiz gerekiyor. Gerisi tarihle uğraşmaktadır. Allah vadinden dönmez. Bir tarih diliminde verdiğini, bir coğrafyada verdiğini, başka çağlarda, başka coğrafyalarda esirgemez. Asr-ı saadette bu yasayla sahabeler kardeş oldular. Kalpleri kardeşlerine karşı muhafaza edildi. Allah Teala kalplerine müdahale ile kalplerinde birbirlerine karşı sevgi yarattı. Buna ancak Allah’ın gücü yeter. Biz birbirimizi sevemeyiz. Ama aynı yasayı yakalar, aynı sünnete uyarsak Allah bizi de kardeşler yapar”.
Daha önceki bölümlerde kimi erdemlerden bahsettim.Fakat her şeye rağmen yine de onlar birer sonuçtu. Asıl saik, İslam oluşun, kardeşliğin, kurtuluşun, simyası işbu anlatmaya çalıştıklarımızdır. Bu simya olmaksızın hiçbirimiz hiçbir erdemi yaşayamayız. Esas olan Peygamberin sevgisidir. Ve onun varisleri durumunda olan Allah dostlarının sevgisidir. Sermaye budur. Yasa aynı yasadır. Hz. Adem’den beri insan insanı bu yolla irşad etmiştir. Salih kullar sevilecek. Onlara itaat edilecek.
Murat Kapkıner
