DİMEŞK veya ŞAM

Bugün fetihten yorgun ve bitkin bir vaziyette biraz da edeb cahili dersinden çıkmış olmanın verdiği ümitsizlikle, midem zil çalarak (beynimi çok çalıştırdım ya derste) okuldan arkadaşla çıktık. Sokaklarda seçim telaşındaki insanlar , biz yakınlarda temiz bir pizzacı peşinde… en sonunda bir sürü broşür tutuşturan insanı aşarak muradımıza erdik. Ve taamlarımızla birlikte tarihi bir caminin “musalla linnisa” kısmına sığındık. Taifetü’n nisanın defli şen şakrak salavat ve ilahi konserleri eşliğinde namazımızı kılıp, yemeğimizi yiyip çıkarken avluya indik. Cami’nin bir zamanlar hutbe verilen minaresi Emevi cami’nin minaresinin aynı modeli ama biraz daha alçağı idi. Cami yeni bir yapıt olmasına rağmen minare özellikle korunmuştu. Kare avlusunda bir çok odaya açılan kapısı vardı. Hayran kalıp, taife-i ricalin bölgesi olduğunu fark ederek her zaman ki gibi ufak bir ziyaretle kifayet ettik. Mıntıka meydan denilen şam’ın en bol tatlılarının satıldığı yerdi.  yabancı öğrencilerin,gurbetçilerin mesken edindiği yere gelmek üzere “kadem,asali ibni’n nefise bindim. İşte tam bu noktada benimde camın kenarında  dışarıya hafif sarkarak  sanki Şam’ı hiç görmemiş gibi seyre başladığımda bu şehrin beni ve diğerlerini bu kadar çeken cazibesi neydi? Diye düşünmeye başladım.

Dimeşk’in kelime manasını ilk erbain’de imamlık yapan fethi safi hocadan öğrenmiştim. Gerçi her ne kadar  acemi yani Arapça olarak kabul edilmesede, o zaman için beni büyüleyen bir anlamdı. Kabil’in kardeşi habil’i burada öldürdüğü söylenir. Ve dimeşk bileşik bir kelimedir. Dem kan manasındadır. Eşk yani şukka kardeş demektir. Bu minvalde manası iki kardeş kanı ya da kardeş kanı oluyor demişti. Bu toprakların en eski adı dimeşktir. Burada ilk kardeş kanı akıtıldığı gibi, Efendimiz (sav)’in hadisinde kıyametten haber verirken “evvel şam sonra yine şam” varid olunduğu gibi , muhyiddin-i arabi’nin dürr-ü meknun’unda yeryüzünde en son helak olacak beldenin şam olduğu zikredilir.  İnsan hayatının ilkleri ve sonları, dönüm noktaları , stratejik planları bu toprakların üzerinde döndüğü gibi, dünyanın en safi ve menfaatsiz gayesinin tohumlarının atıldığı , insanın lisanına misk kokularını veren Kur’an dilinin Rabbin kelamıyla şereflendirilmiş dilin ve dinin alimlerinin de menşei burasıdır. Eğer buraya dünyanın bütün hasis gözlerinden uzak bakarsak, göreceğimiz ilim yolunda nefeslerini tüketmiş alimlerin bereketinden rızıklandığımızdır. Şimdi alışveriş merkezi haline getirilmiş sahat arnus’un üst kısımlarına bir zamanlar alimler ayakkabı ile basmazlarmış. Bastıkları her toprağın altında Salih kullarının varlığına ihtiramından hasıl. Şimdi sadece ismi kalmış “salihiyye” diye. Bu elem verici kısımlara girmeden dimeşk’in anlamını anlatmaya devam etmem daha iyi olacak. Hayallerimde ve ilmin lezzetindeki dimeşk’i anlatmak herkes için burayı nazarımızda daha hayattar kılacaktır.

Suk’ul cumuah ve suk’ul kamer’e gelirsek, Cuma pazarı hayatımda gördüğüm en dar en sıkışık ve bununla birlikte içinde Suzukilerinin eksik olmadığı bir pazardır, öyle ki bazen bir anda arkadaşınızla yürürken yanınızda Suzukiyle aynı adımları atarken bulabilirsiniz. . En çok sevdiğim yanı miskinler yani tembeller için olan tezgahları.soyulmuş soğanlar, maydonozlar, türlü haline getirilmiş ve doğranmış sebzeler. “İlk sene çok alırdım.” Ama artık suk fiyatları hakkında bir genel kültür sahibi olduk. Buranın misafirleri gibi değil de buranın halkı gibi alışveriş yapınca  yarım kilosu 70 liradan başlayan malları alamıyoruz. Suk’ul kamer’i daha önce duymamış olabilirsiniz. Bu zaten benim taktığım bi lakap muhyiddin-i Arabi camiine. En güzel zamanları akşam namazı vakitleri , makamın kapanan kapısının önünde ağlayan dua eden ak sakallı bir dede bulma ihtimali çok yüksektir. Cuma günleri de sabah namazı zikrine gitmek, ekmek dağıtan mübarek teyzelerden (bir arkadaşın deyimiyle “bismillah teyzelerimizden”) sabah kahvaltısının taze sandviçlerini çıkarmak en bereketli ibadet vakitleridir. Ve aynı zamanda o bunaltıcı dünya meşgalesinden huzurlu bir mekana 10 dk.lık dahi olsa geçiş yaparsınız.

Burası için anlatılacak o kadar çok eşya var ki, toparlayamıyorum. Ve biri şarktan biri garptan bir sürü yere atlıyorum. Bab’us sağir  birçok sahabenin ve Peygamber (sav)’in hanımlarının defn edildiği yer. Orayı ilk keşfettiğimde hazine keşfetmişim gibi sevinmiştim. Hepsinin başına teker teker gitmiştim. Hele üstündeki yazıları okumak. Efendimiz’in torunlarının bir zamanlar buralarda yaşadığını bilmek ve 1400 yıl sonra bile hala daha başlarında fatiha okuyan bir ümmetin olduğunu bilmek  ve dahi şu anda bu kadar yaşanılan olumsuzluğa karşı, kendi dinine ve mazlumlara sahip çıkanın Cenab- Hakk olduğunun en büyük delili. Bir zamanlar Medine’den topraklarından koparılıp buraya getirilenlerle , bizde öz vatanımızda garip kalarak geldiğimiz bu memlekette lika buluyoruz.

 Kadim dimeşk’in nereye açılacağı belli olmayan o dar sokaklarından emevi’nin yolunu bulmaya çalışmakta ayrı bir aleme açılmak gibidir. Hiçbir ev ya da eser yoktur ki sana mazinin izini taşımasın. Eğer bu şehri keşfetmek istiyorsanız bulduğunuz her açık kapıdan hafifçe kafanızı uzatmalısınız. Öyle çekinmekle üşenmekle şam sizin olmaz. Bazı şehirler vardır. Kesin bunların ruhları vardır dersiniz. Sanki onu bıraktığınızda ardınızda, müşahhas ,yılların eskitemediği, ama yaşlı koca bir çınar ağacını bırakıyormuşcasına bir his verir içinize. Sizinle beraber yaşar, sizinle beraber ağlar, sizinle beraber gurbet çeker, hasret çeker, gün sayar. Sizinle beraber her sokağının köşesinde sevdiklerinizi ve tarihi hatırlar. Sinesine gönlünüzdeki Şam yoldaşlarınızı çağırır. Burası böyle bir memleket. Biraz acıyla, biraz özlemle, biraz demli çayla, biraz dost meclisiyle, en çokta ilmiyle sizi kendine müştak eyleyen daha sınırından çıkarken “seninle bir daha lika bulacak mıyım? Ey gizemli şehir!” dedirtir insana.  Şam’ın sokaklarında da böyle bir hayat görürsünüz. Nargile tüttüren Araplar. Hikaye anlatan meddahı ile makha nevfura, fahiş fiyatlarla satmaya çalıştıkları malları geliş fiyatına indiren dükkan sahipleri, el işleriyle yapılan nakışlı kıyafetler, za’ter kokusu, tam çarşıda yürürken başlayan esnafın akşam ezanı (ama kanon yapılarak) okunacak. Başka türlü ezanın Emevi’den geldiğini anlayamazsınız. Namazdan sonra avludaki sütunlardan birinin kenarına oturup, koşan çocukları ve kameri izlemek.  Çıkışta caminin ana kapısının sağ tarafından ebu’d derda’nın camisinin ve kabrinin bulunduğu yola sapar , mübareke bir fatiha okur,evin yolunu tutarsınız.

 

Her zaman masalsı bir hayatta yaşamıyoruz burada aslında. En çokta kiralık ev aradığımızda ve imtihan zamanlarında. Bir de ikamemiz çıkmadığında… eve özlemin arttığı vakitlerde… burada yaşamamızın sebebi ilim olduğu için eğitim dönemi bittiğinde büyük bir boşluğa düşüyoruz. Yalnız  şam’da mescitleri ve halka derslerini takip etme yeteneğiniz ve tecrübeniz mevcutsa burada hiçbir zaman boş kalmazsınız.

 

Hayalen cebel-i kasiyyun’dan bir şemsin gurubu vakti Şam’a nazar edip; ilk önce emevi’yi, iman camiini, Kuveyt camiini bulup diyorum ki; Şam;

 Her noktada  alimlerinin bize kattığı ilim ve burada yaşadığımız tecrübelerle birlikte ezhanımızda bir rüyaymış, bir rüzgarmış gibi gelip geçecek. Yüreğimizde, ayrı hayatlar yaşadığımız, ayrı kültürlerde büyüdüğümüz ama aynı hedefte birleştiğimiz arkadaşlarımızın hasretiyle birlikte.

 

Herkesin en güzel şekilde buradan istifade etmesi duasıyla…

 

                                                                                                                    NURZEN

Dinler arasi diyalog

Sadedinde olduğum mevzuyu duymaya yaklaşık 7 yıl önce Ş.Urfa’daki Dinler Arası Diyalog Sempozyumu’yla birlikte başladık. Hıristiyan, Yahudi ve Müslümanların birlikte karşılıklı kardeşlik ve hoşgörü bilinciyle yürüttüğü bu sempozyumun temel unsuru üç semavi dinin mensuplarının Hz. İbrahim’in dini olan “hanif dininde” içtiması idi. Öyle ki çevrecilerde dahil, kâinatı yaratan bir zatın varlığına inanan herkes bu hanif dininde birleşiyordu. Bu sempozyumdan yaklaşık bir yıl sonra da devlet  ve diyanet işleri başkanlığı bu politikaya dahil oldu ve postane pullarımızda Hıristiyanların kilisesi, Yahudilerin Sinegoğu ve Müslümanların minaresi tek bir karede bulundurularak, 3 dinin kardeşliği mesajı verilmeye başlandı. Türkiye’nin en güvenilir, en gözde, en entelektüel ve aynı zamanda liderinin de ilim noktasında en ikna edici üslubu olan bu cemaat “dinler arası diyalog” meselesini kendine şiar ve hizmet prensibi edindikten sonra bu konunun hak noktası nedir? Bu kavramın benimsenmesinde Müslümanlara ne gibi zararlar tesadüf edebilir? Sorularını sormak çoğunluğumuza lüzumsuz geldi. Lüzumunu düşünenlerinde gereken şekilde sesleri duyulmadı. Li’l esef…

Evvelen: “dinler arası diyalog” ne demektir? Dinlerin karşılıklı olarak birbirlerinin hakkaniyetini kabul etmektir. Müslümanlar için  şu demektir; Tevrat ve İncil tahrif edilmemiştir. Şu anda teslise inanan Hıristiyanların imanının hak olduğunu ve bugün bir sürü Müslüman’a insaniyetin çok dışında zulümleri eden Yahudilerin (ki aynı zulüm tablosu Irak’ta    Hıristiyanlar tarafından gerçekleştiriliyor) Tevrat’a isnat ederek yaptıkları işgali kabulü gerektirir. ne de olsa diyalog içersindeyiz. Onlarında dini hak ise davaları da haktır.

Saniyen: diğer dinleri hak kabul etmek anlamına gelen bu misyonla birlikte Müslüman’ın tebliğ vazifesini akim ve âtıl bırakmak bununla birlikte din-i mübin olan İslam’ın ehemmiyetini tahrif edilmiş dinler mesabesine indirmek manasına gelir.

Salisen: Allah’ın mutlak kelamı olan semavatın ve arzın Rabbi  bizzat kıyamete kadar korunacak kitabın Kur’an-ı Kerim’in karşısına, beşerin yeniden tanzim ettiği nefsine ve arzularına uyan kısımları koyup, nefsine uymayanları çıkardığı, sonradan yazılmış çeşitli kitapları koyma cür’etinde bulunmaktır.

 

Hıristiyanların misyoner çalışmalarının içine siyaset dahil olabilir. Zaten sistemleri de bunun üzerinedir. Amma Müslümanlar için tebliğ dediğimiz mesele ihlâs, sadakat ve hakkın hak ve batılın batıl olduğunu sarahatle izah ve beyan ile hakikati gözler önüne sermektir. Öyle ise diyalog ile tebliğ bağdaştırılabilir mi? diyalog   eşittir tebliğ denilebilir mi? bunun yanında semavi dinleri hak görüyoruz deyip alttan alta tebliğ mi yapılıyor? Bu da bir nevi siyaset değil midir?

 

Bu karşılıklı hoşgörü meselesinin Bediüzzaman hazretlerine atıf edilmesine de karşıyım. Zira Mesnevi-i Nuriye’de: medenilere müsamaha ile yanaşmayınız aranızdaki dere pek derindir düşer sizde boğulursunuz gibi, ya da İsevilerin kurtuluşunun ancak İslamiyet’e istinat ile Müslümanlığa dahil olarak mümkün olabileceğini söylemiştir. Kendi söylemlerinde de bizim işimiz Ehl-i imanın bid’atlar ve dalaletler ile zedelenmiş imanını kurtarmaktır demiştir. Ev hayatını da bu minvalde sürdürmüştür.

Şunu da eklemek isterim ki; Üstad Hazretleri batının din mensuplarıyla diyalog yapmak yerine Şam’da 1.cihan harbi zamanında İslam’ın ileri gelen alimlerini Emevi Camiinde toplayıp onlarla yeniden İslami bir ittihadı bina etmeye gayret etmiştir. Bu adımı da günümüzde Üstadı örnek aldıklarını söyleyenler için manidardır.

 

Yeri gelmişken bu ayetinde hitap ettiği eşhası ve sebeb-i nüzulünü serd etmeden geçemeyeceğim;

Onların (Kitap ehlinin) hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde (istikamet üzere), gece
saatlerinde ayakta duran, secdeye kapanarak Allah’ın âyetlerini okuyan
bir topluluk da vardır. / Al-i İmran 113

 Bu ayetin nüzul sebebi; Ehl-i kitaptan İslam’a giren Abdullah bin Selam (ra) ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur. (ibn-i kesir1,312)

Hasan-ı Basri Hazretleri de onları şöyle ta’rif eder: Onlar ayaklarıyla (yani kıyamda durarak) başlarını, başlarıyla (yani secde ederek) ayaklarını dinlendiriyorlardı. (Razi 4/8,20 8)

Ki Al-i İman suresinin 115 ayetine de nazar edersek sonunda Allah takva sahiplerini hakkıyla bilendir. Zikredilmiştir. Bu da kast edilen Ehl-i kitabın teslise inanmayan ve aynı zamanda nihayetinde Müslüman oluşlarına işaret vardır.

 

Netice-i kelam, ifade-i meram şudur: Dinler arası diyalog, Üç Semavi Dinin Bestesi, Din Kardeşliği, hoşgörü ve diyalog günümüzde getirilen noktasıyla İslamiyet’te yoktur. İslamiyet’te mutlak hizmet vardır. O da tebliğdir. Tebliğde ayetin işaretiyle kavl-i leyyin’de vardır. Bazen yine ayetin işaretiyle tehdit ve zecir de vardır. Bunu işin ehilleri makamına göre uygulamasını bilmelidirler.

Diyalog denen misyon, kazanma sadedinde görünürken kaybetmektir. Hıristiyanların İslam’a intikal lüzumiyetini ortadan kaldırmak dolayısıyla da Müslüman’ın tebliğ davasına, diğer tahrif edilmiş kitaplara karşı Kur’an-ı Kerim tarafgirliğini de bir nevi akamete uğratmaya yol açmaktır.

 

Eğer kasıt ihlâs ile hak olan dine davet ise gereken ferden ferda muamelelerde Müslüman’ın hayatının ayinesinde bunu muhitindekilere ifade edebilmesi göstermesidir. Vesselam…

 

 

 

Sultan

İnsanın ne istediğini, ne yapması gerektiğini bilememesi, zaman akıp giderken elinde avucunda hiç bir şeyin kalmadığını görmesi ve ardından aynaya baktığında gördüğü yüzün kim olduğunu tanıyamayacak kadar kendinden uzaklaşması kadar elem verici bir hadise var mıdır? Ruhtaki nihayetsiz hasretin tam ta’rif edilememesi ve bununla beraber hakiki gıdanın verilememesi sebebiyle, insanda kendi içine dönmesi onu tezeyyün etmesi gerekirken gayr-ı mahdud şekilde hârice açıldığını idrak eder.

Bu netice “ Neden bu kadar elem verir?” Bu elemin devası da suale verilen cevaba mütealliktir. Ya da sükût ile kelimelerin takayyüdünden ve te’sirinden ihrac edildiği nisbette dermanın keyfiyeti keşf edilir.

Esiriz işte söylediklerimizle, bakışlarımızla,hareketlerimizle,mimiklerimizle…hem de bu esaret ile müteessiriz.

Aslında en asil olan her şeyi kendi içinde bırakıp gönlünün deryasında derinleşmek afaktan gelenle enfüste lika bulmak. Afakı enfüse intikal ettirip orada hıfz etmek. Kendine hiç kimsenin giremediği mahrem bir alem inşa etmek. Hayatını nihayetsiz bir kıraata tâbi tutmak.

Şu zamanın insanı gibi bir günde tükenmek, sanki kalbin senin ruhunun ve kalbinin sultanı değilmiş gibi herkesin ayakları önüne sermek bazen ellerine vermek. Makul müdür? Sizce!

Adı üzerinde sultan olan kalp! Hiç bir sultan raiyetinin önüne tebdil-i kıyafet etmeden çıkar mı? Ya sultana layık bir libas ile cevherini setr eyler, ya da sultan sultanlığını avamın önünde izhar etmeyeceği surette çıkar…

İFTİRAKNAME

Nûr-u aynım kardeşim,

Sizden tebaud etmek iktiza ettiğini hissediyorum! Ya hayli bir müddet daha nâr-ı intizara tahammül edeceğim, yahut sizi görmek şerefinden ile’l ebed mahrum olacağım. Fakat bugünkü günde ne yapayım? Ne yolda hareket edeyim?

Bulunduğum hâl-i felâket-i iştimalden beni tahlise yalnız siz muktedirsiniz.

Cenab-ı Hakk’ın; zevk-i tab’ımızdan, sin ve halimizden başka tahayyülatımıza da bir muvafakat ihsan buyurduğunu ekseriya düşünerek iftihara cesaret yâb oluyorum. Bu tabîi imtizacı hiçbir şey ihlal edemez.

Beni bugün sizden ayıran bu hal;elbette zâil olur. Ben görmeden ölüyorum. Fakat bu iftiraktan sonra birbirimizi görür isek ne kadar sevineceğimizi düşünerek müteselli oluyorum.

Dünyada hissettiğim kederlerin en ziyade tahammülsüzü budur. İnşa Allah kariben görüşürüz, kardeşim!

Şam’a 2006 Kasım Seferi

Seyyide Rumeysa: Efendim malum-u âliniz vakt-i seferdir diyar-ı Şam’a…Ahbaba selam eyleyip veda kavlini eyleyelim dedik.Zinhar bîvefa halinizle şu kemter garibi ahzana gark eylemeyiniz.İki cihan saadetinize duacı merdum-u dîde-i güzide pürkusur kardeşiniz Rumeysa :)

Seyyide Âişe: Dilimi lâl eyleyen dost nidâsı hüzn-ü firak ile mezc olup derunuma bir pâre-i nur inzal eyledi ki hâr-i âcizaneyi bîdeva musibetler mesabesinde târ-u mar eyledi :(

Risaleyi içtimai taşıma aracından irsal eylediğimi öğrenmesinin akabindeki uyarı nev’indendir;

Seyyide Âişe: Zannımca zat-ı âliniz bilumum hukuk-u âmmeyi ihlal içresiniz ilmime nazaran vesâiti umumide vesâil-i irtibatın meftuh halde terki kat’iyyetle nehyolunmuştur ;)

Seyyide Rumeysa:Malumunuz vechiyle zât-ı âsiyâneyim cüz’i miktarda, hukuk-u ferdi takılıyorum :)

Söğüt Ağacı

Aklina ilk gelen şey imkansızlık olmalı. Öyle değil mi? İmkânsız bir zamanda, imkânsız bir mekanda , imkansız şartlar altında önüne çıkan kökleri, verimsiz çöl kumuna bağlanmış söğüt ağacı. Bu öyle bir ağaç ki bütün bu olumsuzluklara rağmen içinde âb-ı hayatı barındıran, uzun dallarının altında seni güneşin o kavurucu sıcağından, sahranın hâliliğinde hissettiğin yalnızlıktan uzaklaştıran, ince, uzun yapraklarının hafif bir rüzgârla esmesiyle birlikte senin gönlüne değen letâfetin remzidir.

Etrafında uçsuz bucaksiz çöl yoklukla kavrulurken sen dâmenlerinde onunla hem dem olursun. Hârice nazar etmezsin.

Peki bu ağacı nasıl hissedersin , duyarsın? Bunun için maddi gözünü kapayıp gönül gözünü açman , beş duyunla algılayabileceğin herşeye kendini kapalı tutman , ona bunlarla dokunmaya veya benim demeye cür`et etmemen gereklidir.

İşte bu sahrada bir söğüt ağacı.Onun varlığının farkında olduğun , benim olsun dediğin an elinden , hayalinden uçtuğu vakittir. Çünkü hakikatte bu bir seraptır.

İmkânsız bir mevkide imkâniyeti ne kadar yaşayabilirsen o kadar söğüt ağacına sahip olursun…

İstiklal Savaş’ının kahramanı ecdadımız, kemmiyetçe az olsalarda keyfiyyet itibariyle kâinata meydan okuyabilecek imani şuura sahiptiler. Cenab-ı Hakk’ın inâyetiyle dünyayı değiştiren bir savaşta kader-i İlahi’nin kaleminin ucundaki hayr mektubu oldular.

şimdi kendimize dönüp baktığımda o külli vücuda lika vakti geldiğinde bizim alacağımız vaziyet, edeceğimiz tercih ne olur? diye merak ediyorum. Bunu da hayat içinde yaşadığımız cüz’i hadiselere verdiğimiz hayra müteallik tercihlerimizin orantısıyla anlayabiliriz.

 

Geçen akşam mitingine gittiğim Filistin başbakanı İsmail Haniyye’yi görüncede ilk düşündüğüm “şu türk milletinin imtihanıda ne çetrefilliymiş?” oldu. onların düşmanları karşılarında, kendi vatan topraklarında, ama kim oldukları belli. taşlada olsa sopaylada olsa onların bir müslümanın düşmanı olduğu ve ihtilal altındaki topraklarına İslam için sahip çıkmaları gerektiğinin bilincindeler. “peki ya biz!” dedim. hak ile batıl bir tepside önümüze sunulur olmuş. Kimin hayrımıza, kimin şerrimize çalıştığını bilemez hale gelmişiz. Ya da suyun aktığı yönün tersine doğru mukavemet etmek yerine, akışına doğru kendimizi salıvermişizde, öylesine bir hayat yaşıyoruz işte… Canlarını, ruhlarını fedadan çekinmeyerek bu vatanı kanlarıyla tekrar hayatlandıranların torunları olan bizler! Neredeyiz? ve Neyin savaşını veriyoruz? daha yabancı , türk malı ayrımı bile yapamayıp, sözüm ona ‘kalite’ düşkünü , hayat standardını muhafaza derdine düşmüş olan bizler! onların bıraktığı mirasın emanetçileri olabildik mi? Hangi satranç tahtasının piyonları haline geldik? Bu soruların cevapları kalemlerimizin ve dilimizin ucunda. Ama te’sir nerede? Çanakkale sınırına dizdikleri mayınlarla tarih yazan bir cemaatin torunları olarak ne kadar lâyıkıyla bu yükün altından kalkabiliyoruz? Yaramız ne kadar derin ki gömüldüğü yerden çıkarıpta merhemini süremiyoruz.  

Son olarak durumumuza ışık tutar diye buradaki bir türk ailede gördüğüm bi sorunu anlatıcam; ailenin reisi Urfa’dan şapka kanunu çıktığı için sarığıyla buraya hicret ediyor. Aradan bir ömür geçiyor. Torun dedesinin karşısına amerikan şapkasıyla çıkıyor. Dedenin söylediği cümle şu; ben buraya vatanımı terk edip bu şapkayı sizler giyesiniz diye gelmedim. Bunu başına alabilmen için ya senin evden gitmen lazım! ya da benim ölmem!

Ve’l hasıl; biz nüanslara hassasiyetimizi kaybetmişiz. “Ki şimdi nüans olarak zikrettiğim islamın şiârı olan sarıktı.” Elimizde manasını kaybetmediğimiz esaslara hakkıyla sahip çıkabilmek duasıyla…

Bîçâreliğin verdiği bir hissiyat olup, yazdıklarımın kimseyle alakası yoktur. Genelleme ile yapılmış kahramanlar tamamen hayalidir :)   selametle…

 

Hâmiş: eğer üstüne alınanda olursa normal karşılarım. çünkü bu asrın insanlarıyız. bu zamanın getirdiklerine muhatabız. bende yazarken baya bi üstüme alınarak  yazdım…

İNŞA ALLAH

Günlük hayatımızda tekrarla söylediğimiz ama tevhide olan nisbetini nâdir düşündüğümüz kelamdan biridir “inşâ Allah”. Yapacağımız veya yapmak istediğimiz işlerin hâtimesi, belki noktası,belkide mükemmilidir. Kadere imanın en asgari ve en âzâmi seviyesi ve hayatını O’na teslim edişinin kavli noktada ikrarı bu kelimeyi tezkir etmekle vukû bulur.

Halk arasında âmiyâne olarak çeşitli şekillerde telaffuz edilir. Îşallah, îşalla, inşallah, işşallah gibi. Ve aynı zamanda ezhanlarda bıraktığı mana li’l esef bir işin yapılma ihtimalinin ne kadar az olduğudur. Bizim ülkemizde biri size bir iş için söz verdiğinde inşa Allah diyorsa bilirsiniz ki yapmama ihtimali yüksektir. Ne yazık ki yapamayacağımız ya da yapmakta geç kalacağımız işlerin sığınma noktası olmuştur. Halbuki âyetle sabitlenmiş. Ve Resulullah’a isti’mâli farz kılınmış kelamdır.

** وَلاَ تَقْولَنّ لِشَيْءٍ إِنّي فَاعِلٌ ذَلِكَ غَداً * إِلاّ

أَن يَشَآءَ اللّهُ وَاذْكُر رّبّكَ إِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسَى

َ أَن يَهْدِيَنِ رَبّي لأقْرَبَ مِنْ هَـَذَا رَشَداً

Kehf Sûresi:23/24

(Ey Habibim!) sakın hiçbir şey için,Allah’ın dilemesine bağlamadıkça (inşâ Allah demedikçe):”Ben bunu yarın kesinlikle yapacak olanım” deme!(Bunu) unuttuğun zaman ise, Rabbini an ve:”Umarım ki Rabbim,bundan (bu kıssadan peygamberliğime delil olan) daha yakın bir yola (daha nice delillere) beni eriştirir” de!

Bu âyetin nüzul sebebi ise : Resul-i Ekrem (asm)’a Ashab-ı Kehf ve Hızır (as) ile Zülkarneyn (as) hakkında suâl olundu. O ise, vahiy ile kendisine bildirileceği umuduyla bir gün sonra onlara cevap vereceğini söyledi. “inşa Allah” demediği için Peygamber Efendimiz (asm)’ın şahsında bütün ümmetine fiilî bir ders olmak üzere,ertesi gün vahiy gelmedi.Daha sonra Cenâb-ı Hakk bu süre ile o suâllerin cevaplarını indirdi. (Kurtubî) İbn Kesir’in tefsirinde bu süre 15 gün olarak zikredilmiştir.

Şimdi buradaki inşa Allah kelamının cümle olarak yapısına gelirsek;

ان شاء الله

ان : harf şartiyye

شاء : fiil mazi

الله : lafz’ul celâle, fâil ‘dir.

Arapça kurallarıyla baktığımızda burada bir şart cümlesi görürüz. Eğer Allah isterse… kezâ ve kezâ gibi. Yani bunu misallendirmek istersek; Allah isterse ,dilerse bu sınavı kazanırsın, ya da bu işte başarılı olursun.

Burada basit bir nahiv kuralı ile tevhidi mana cem’ edilmiştir. Yani yaptığın her iş her amel her arzu onun iradesine ve kudretine bağlıdır. Kul kendine düşen vazifeyi yaptıktan sonra ve o vazifeyi yaparkenki necatı kudreti mutlak olan Zâttan bekler. İşlerin hitâmında nokta-i istinadı da Cenab-ı Hakk’adır. Bunu da “inşa Allah” ile ifade eder.

Aynı zamanda Allah’ın kulunu onun meşietinin, iradesinin karşısında edebe davetidir. Çünkü Allâmu’l Guyûb olan Allah ne olduğunu ve ne olacağını ve ne olmayacağını ve neyin, nasıl uygun olduğunu bilir. Bu kelime ile insan her anında O’nun huzurunda olduğunu ve varlığının O’na aidiyetini ta’rif etmiş olur.

İman iz’ân, İslâm ise iltizam olduğuna göre her daim tevhide olan şuurumuzla “inşa Allah”ı vird-i ekber etmemiz imanın tezahürüdür ve bu işlerin neticesinde Kadir-i Zülcelâl’e istinadı iltizam etmemiz (bir şeyi üzerine gerekli kılmak) ise İslâm’ın tezahürüdür. Yani müslüman olarak mültezim vasfını giymemizdir.

Bütün bu tevhidi teslimiyetin her mertebedeki ve makamdaki lisandaki iktizası “inşa Allah” kelamıdır.

Mü’min’i mü’min yapan kelamın manasını kaybetmemek duâsıyla!

Muhabbetin Ahvâli

muhabbet , insanın iradesi dışında def`i ve âni bir surette gelişen hadise. Zâti bir ta’rifi olmamakla birlikte insandaki ahvâlin tagayyürüyle idrak edilir.

Muhabbet duyduğun kisiye münhasır bir hayat yaşamak istersin.Maddi gözün ondan baskasını görmez, mânevi gözün basiretin ise ondan başkasının muhabbetini hissetmez. yada mahbûbundan gayrısının muhabbetine , onunla hâsıl olan muhabbet âyinesinden bakarsın.

Gözlerini onun gözlerine , sözlerini onun sözlerine , gönlünü onun gönlüne emanet etmek istersin.Onun yokluğunda yok olmak , varlığıyla var olmak istersin. Onsuz aldığın tatlar sana bir anlam ifade etmemeye başlar. En azından onun senin yanında olduğu tahayyülüyle , yada muhabbetini paylaştığı hayaliyle hasrete katlanıp bu nisbetle hayattan tat alırsın.Mahbûbunun gözlerinin derinliğinde gark olmak , gönlünün zenginliğinde doymak istersin.

Dedim ya! Bunlarin hepsi muhabbetin halleridir , muhabbetin ta`rifi değil. Muhib ancak bunun neticesinde veya bu ahvâlin birliğinde muhabbetin ta`rifini kendi gönül kabına göre verir.   vesselam!!! 

Ahde vefâ

Hasretin ve vuslatın ikisini birbirinden ayıran tarifi var mıdır? Yoksa bunlar insan hayatında birlikte yaşanan hissiyat mıdır? Şam’a vasıl oldum kavuştum. Ama bu vuslatın içinde hasreti yaşıyorum. Burası öyle bir şehir ki; vuslat ile hasrete lika bulduran, gül ile dikeni beraber avuçlatan…

 Şam ile her yıl olduğu gibi ahde vefa akdimizi tazeledik bugün. Emevi’nin bahçesinde. Bu seneki geçen senekilerden farklıydı. Çünkü ailem bildiğim arkadaşlarım yanımda yoktu. İşte şimdi gurbeti hissetmeye başladım. Gurbetin anlamı ne demek onu öğrenmeye başladım. Ama bununla birlikte bedenen mazide kalmış, maneviyatta şu hal-i hazırda bile varlığını bize hissettiren peygamberlerin, sahabelerin, evliyanın, Salih kulların himmetlerinin dualarının inayetlerinin üzerimizde olduğunu hissettim. Yalnızlığı anmaktan, gurbette gariplikten bahsetmekten onca erenlerin yanında hayâ ettim. 

Yine de insan ebu’n nur’dan çıkıp şari-u esediddin’in ortalarına doğru yürüyüp evinin sokağının köşesinden döndüğünde kafasını kaldırıpta camdan yarı beline kadar sarkmış “gebermeyin emi nerdesiniz? Meraktan öldüm” diyen arkadaşını göremeyince içi burkuluyor. Her gece ebu abdo’da muz ve halîb mea kıt’a fevakih, bidun işta bidun krema specialini kendi başına bitirmeye çalışınca boğazında düğümleniyor.L Her sabah 3 kişi birden sabah kahvaltısı sefasından sonra okula 40 dk. Geç kalıp taksi tutmayı özlüyor. Akşam eve döndüğünde geçirilen günün sonunda karşısında kendine muhatap 2çift hayat dolu gözlere hasretlik çekiyor. 

Şam bir kitap benim için. Her sene yeni bölümleriyle yazılan. Kahramanlarıma buradaki tanıştığım kardeşlerim, kimisi o kitabın satırlarında, kimisi paragraflarında, kimisi komik bir anısında kimisi yüreğimin bam telinde okuduğum hayata dair kıymettar kitap içinde kitaplarım J Bu toprakların öyle bir hasiyeti var ki; ilk kardeşkanı burada aktığı halde ilk kardeşlikte burada yaşanmış. Yani “mü’minler kardeştir” ayetinin kevni noktada tohumları burada atılmış. Bundandır ki; bu mübarek topraklardan geçen herkesin ümmet bilinci Hz. Abu Bekir’le Hz. Bilal’in kardeşliğinin hakikatinde saklı.  Hayattaki en ulvi gayeyi Kur’an ilmini, ömrünün sermayesi yapmış bunun için anadan babadan yardan serden geçmişler kervanının durağıdır Şam… 

Ve ahîran  ya sâdâti ve seyyidâti! Selamlarınızı diyar-ı Şam’a bin bir sürurla vâsıleyledik. Sizi âmâk-ı kalbinden sevdiğini serd eyleyerek kabul eyledi. Zinhar şehrinde kalbi olur mu? Demeyiniz. Kâinatı içine alan insanın içinde şehirlerin kalbini hissedecek istidat mevcuttur…